Yakup Kuyucu ile ‘’Sahipsiz Fotoğraflar’’ üzerine söyleşi:
Söyleşi: Şakir Özüdoğru
Mayıs 2008, Eskişehir
Şakir Özüdoğru: Yakın zamanda bitpazarından topladığınız eski fotoğrafları, bir slayt yardımı ile izleyicilere sundunuz ve ardından bu sunumun bir manifestosuyla beraber topladığınız bütün fotoğrafları yine o slayttı izleyenlere dağıttınız. Bu projenin oluşum sürecinden bize bahseder misiniz?
Yakup Kuyucu: Aslında okula başladığım ilk seneden beri oluşan bir projeydi bu. Üç yıl boyunca kendi kendini tamamladı. Ankara’da bitpazarlarını sürekli gezmem ve oradan topladığım nesneleri saklamam, bu nesneler yoluyla ödev olarak bir konstrüksiyon oluşturmama neden oldu. Oluşan kontsrüksiyonun evde üç yıl boyunca başından geçen onca kazaya rağmen yıkılmaması ve sürekli sergilenmesi onu başka bir mekanda diğer insanlara da gösterme ihtiyacı hissettirdi. Kontsrüksiyon dışında fotoğraflarla böyle bir iş hazırlama fikrini son üç yıldır kafamda sürekli değiştirerek kurguluyordum.Tasarladığım kurgu son ana kadar çok değişik benim de hayal edemeyeceğim bir boyut kazandı. Sahip olduğum fotoğrafları ve kontsrüksiyonu eve gelen insanlarla da paylaştım. Yani bir yandan tepki ölçerken, ben performansıma belli bir zaman diliminden çok daha önceleri başlamıştım bile. Ve yine inandığım bir şey, insanlara hiç tanımadıkları insanların fotoğraflarını dağıtmak fikri onların sahip olduğu bu fotoğrafların biyolojik olarak yok olmadığı sürece her bakışlarındaki hatırlayışları benim uzun vadede işimin hala devam edeceğini gösteriyor. Şöyle ki insanları toplamak için hazırladığım davetiyelerde de aynı fikir var. 1931 tarihli sepya renginde bir fotoğraf kağıdındaki iki şirin çocuk ilk bakışta insanlara nostaljik çağrışımlarla çok sevimli gözükebiliyor. Bu sevimlilik birden bir irkilmeye de neden olabilir; çünkü fotoğraftaki çocuklar tanınmıyor, anının yitimi var bu fotoğrafta ve özellikle davetiye üzerine silik yazılmış çok dikkatli bakıldığında okunabilen ‘’ölüm kimsesizdir’’ yazısı davetiyeye bütün diğer fotoğraflarla yaptırmak istediğim işi yaptırıyor. Yani özet bir sunum.
Ş.Ö: Topladığınız fotoğraflar aynı zamanda bu coğrafyanın gündelik hayatındaki değişimleri de vurguluyor. Örneğin, birkaç karede kahramanımızın çevirmeli bir ev telefonu ile konuşurken donduğu karelere rastlıyoruz, keza bir dönemin kadınlı erkekli gidilen tavernaları da birkaç kare ile gözlerimizin önüne geliyor. Gerçekleştirdiğiniz etkinlik aynı zamanda sosyolojik bir çalışma alanına kapı açıyor. Siz bu fotoğrafları toplarken ve sunuma hazırlarken böyle bir dizilim kaygısı güttünüz mü? Sizin için yaşanıp giden bütün bu zamanı yaşayanlarca artık bir çöp olarak bırakılmış belgesel niteliği taşıyan bu fotoğraflar neyi imliyor?
Y.K: Hayır böyle bir kaygım olmadı. Bu işi özel fotoğraf toplayan insanlar zaten yapıyor ve o fotoğraflar da daha pahalı. Yani belgeci bir yaklaşımım yok. Fotoğrafların özel mülkiyeti, -özel yaşama ait kareleri barındırıyor olması da- bit pazarında bir kayboluşun ardından satılan birer nesneye dönüşümüyle yok oluyor. Roland Barthes’in (özel yaşantı denen şey aslında bir görüntü ya da nesne olmadığım o mekan ve zaman dilimidir. korumam gereken politik hak bir özne olma hakkıdır) deyişi bit pazarında bulduğum bu nesnelere de özel yaşama müdahale etmediğim varsayımını uyandırıyor; çünkü öznenin ölümü fotoğrafı çekilen zaman dilimindeki aralıkta gizli. Belki belgeci bir yaklaşımda bulunmamama rağmen nostaljinin işin içinde olması, fotoğrafların kendi içinde kendi çağının estetiğini taşımaları farklı bir boyut. Hiçbir fotoğraf sanatsal bir amaçla çekilmemiş. Yine de aralarında bize sunulan estetik değerlere yakın fotoğraflar var. Bu onların estetik birer obje olduğu anlamına gelmez. Ama şunu söyleyebilirim ki kullanılan kağıt, o dönemin modasını da içine alan bütün biçimler, bir arkadaşın hatırlattığı gibi spider men afişi yerine arkada kedili bir halı olması günümüz estetik değerleriyle o dönemin kendi zaman dilimi içindeki estetik değerlerinin çok farklı olduğunu gösteriyor. Ve bu da beni iş olarak ilgilendirmiyor. Benim almaya çalıştığım her bir fotoğrafta bir insan bedeninin ve yüzünün olması. Yani her bir fotoğraf ölümü imliyor. Eklemek istediğim başka bir şey ise bütün bu yaşamsal değişimlere rağmen şehir çöplüklerinin ve bit pazarlarının insanın canını acıtıyor olması. Lüks ve ihtiyaç arasındaki tutarsızlık, doyumsuzluk ve açgözlülük bu nesnelerin birer belge olmalarından çok daha göze batıyor. sonuçta nostalji de tüketilebilen bir çöplük ve ben bunu tükettim.
Ş.Ö: Sergi alanına yerleştirdiğiniz “Anı-Anıtı” isimli, iki çömleğe dikilmiş iki bacadan ve tepesinde bir saatle dünyanın işaret edildiği yine eski fotoğraflarla süslü bir konstrüksiyonunuz var. Bir çeşit anı üretme ve tüketme mekanizması. Bu konstrüksiyonun elbette bizi götürdüğü yer, yaşamın durmak bilmeyen deviniminden artakalanlar. Bu devinimin böylesine imlenip sergi alanının ortasına yerleştirilmesi ve bir toprak hatla etrafının çizilmesi başka bir yere ‘özel hayatın dokunulmazlığına’ götürüyor alımlayıcıyı. Oysa siz, hiç tanımadığınız insanların hayatlarından an’ları onları hiç tanımayan diğer insanlara göstererek kendi ayırdığınız bu alana müdahale ettiğinizi düşünmüyor musunuz?
Y.K: Evet bu konuda size katılıyorum. Çelişik bir durum.. Ve iş kendi çelişkisi içinde ilerliyor. Anının ötesinde sembolik göndermeler de var bu konstrüksiyonda. Özellikle toprak, çömlek ve bacalar özel yaşamın, yaşanmışlığın ve mülkiyetin göndermeleri. Devinim ise zaman ve boşluk arasında yer alıyor. Konstrüksiyonun üzerinde kullandığım‘Boşluk yuvarlaktır, zamansa yuvarlak bir boşluktur’ tümcesi performans sonunda insanların görüntülerinin de bu devinime dahil edilip tekrar tüketilmesiyle yakından ilintili. Sonuçta özel hayatın dokunulmazlığının tüketim içinde kaybolduğunu yukarda belirtmiştim. Yine aynı döngü bir tüketim içinde özel hayatın dokunulmazlığını ortadan kaldıracak.
Ş.Ö: Roland Barthes “Camera Lucida’sının bir yerinde ‘fotoğrafın ölümü imlediği’nden bahseder. Siz de manifestonuzda aynı vurguyu yapıyorsunuz. Ancak yaptığınız işle artık yaşamsal olarak bir sosyallik oluşturmaktan uzaklaşmış nesneleri başka bir alanda tekrar yaşama katıyorsunuz, birer sanat nesnesi olarak. Ve dağıtılan izleyicilere bu nesnelere sahip çıkma sorumluluğu yüklüyorsunuz. Sanki bir ölüyü yeniden diriltme girişimi, kendi anılarımızı yeniden gözden geçirmek için bir çağrı. ‘Ölüm kimsesizdir.’ savsözü ile okunabilecek performansınız aslında ölüme bir aidiyet arayarak yaşama yeni bir kimlik kazandırma çalışması olarak yorumlanabilir mi?
Y.K: Roland Barthes’in ölüm imi fotoğrafı çekilen öznenin nesneye dönüşmüş haliyle ilgili. Hatta 1840’larda çekilen fotoğraflarda öznenin uzun süre poz vermek zorunda kalışını bir ameliyat masasındaki hastanın acı çekmesine benzetiyor. Barthes, ’camera lucida’nın bir yerinde ‘’görüntü reportuarı bakımından (benim kastettiğim fotoğraf, doğruyu söylemek gerekirse , benim ne özne, ne nesne ama bir nesneye dönüştüğünü hisseden bir özne olduğum o gizli anı temsil eder: o anda ölümün (arada kalan olayın) bir mikro çeşidini yaşarım. Tam anlamıyla bir hayalet haline gelirim.’’ diyor. Fotoğraf deklanşörünün silah tetiğine benzetilmesi durumu da bu yüzden bence. Yani bir ölüyü insanlara gösterip yeniden öldürme durumu benim derdim. ‘’Ölüm kimsesizdir’’ savsözü de ölüme bir aidiyet arayarak yaşama yeni bir kimlik kazandırma durumunun tekrar ölümle yok oluşunun çelişkisi ve bu çelişkinin insanlara hatırlatılması.
Ş.Ö: Artık sahipleri için bir değeri olamayan, bir çeşit mülkiyetsizleşen fotoğrafları birer sanat nesnesine dönüştürerek mülkiyetinize alıp izleyicilere dağıtmanız, onları ikinci bir mülkiyetten kurtarıp, çöpe atılmış bir fotoğraftan başka alanda onları alan için birer sorumluluğa dönüştürmeniz, sanat adına da bir manifesto olarak okunmaya açık. Gittikçe iktidar ilişkileri içine boğulan, ticarileşen ve ticarileştikçe çeşitli mülkiyet alanlarına hapsolan sanat eserinin mülkiyetten çok bir sorumluluğu imlemesi gerektiğinin vurgulanması. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Y.K: Mülkiyet konusunda söyleyebileceğim, benim üzerimde gittikçe ağırlaşan nesnelerin sorumluluğunu parça parça insanlarla paylaşmamdı. Yani klasik anlamda izleyicinin bir mal edinme durumundan çok bir sorumluluğu yüklenme ve bu sorumluluğun parçası olan fotoğrafın da kendilerine uzun zaman diliminde tekrar benim onlara söyleyeceğim şeyleri hatırlatmasıydı.. Yani şu satırları yazarken de benim performansım devam ettiriliyor. Ve bunu insanlar yapıyor. Sanat nesnesinin mülkiyetsizleşmesi durumu da o nesnenin sahip olunduğu sorumluluk işlevinin işlerliği oranında gerçekleşiyor bence. Yukarıdaki cümleniz de özellikle beni son derece rahatsız eden bir durumun özeti. Ve buna hapsolmaya kendi içimde mahkum olmanın çelişkisi de bana acı çektiriyor. Diğer yandan popülist bir yaklaşımla ucuz beğeni de bu tekelleşmenin işine yarıyor. Tekelleşme durumu modernist bir yaklaşımın sonucu bence Sokağa taşan bir sanat belki sanat karşıtı olmakla yapılabilir. Bu yüzden aklıma ilk gelen şey tabi ki graffitiler. Ama bunun sokaktaki insanın da algılarını ele geçirmesi gerekiyor. Ya da zaten tuvalete yazılan bir yazı da böyle bir algının oluşmasına da gerek yok. Öznesiz bir nesnenin yine öznel bir dışavurumu gelinen en güzel nokta.
Ş.Ö: Son olarak, oldukça ironik bir şekilde, etkinliğinizin birinci günü, eline geçen fotoğraflar hakkında yorum yapanların görüntülerini hazırladığınız slaytla birlikte sundunuz. Eline geçen fotoğraflar hakkında yorum yapan izleyicilerin görüntülerinin de bu fotoğrafların kaderini paylaşacağını belirterek, an’ın ele avuca sığmaz yapısını bir kez daha vurgulamış oldunuz. Bu ironik tavırla amaçladığınız neydi?
Y.K: Performanstaki en can alıcı nokta buydu sanırım; çünkü insanların kaydedilen görüntüleri de orada her insanın sahiplendiği belki de tekrar kaybedeceği görüntülerinin aynı kaderini taşıyordu. Kaydedilen bu görüntüler de internette unutulmaya bırakılacak. Komik olan ise performans sonrası çekilen, benim de içlerinde olduğum fotoğrafların çoğunun bana ulaşmamış olması. Ve oraya gelen insanlar bu iş sonrası bir sürü fotoğraf çektirdiler. Yani amacıma ulaşmış oldum.
.